GÜL BABA VE IV MURAT KİTABI ÇIKTI!



Sanatçı - yazar Osman AYTEKİN'in Laçin Yayınlarından yeni çıkan "GÜL BABA VE IV.MURAT" isimli kitabı( Çizgi Roman) için kitabın önsözünde okuyuculara şöyle sesleniyor:
Ülkemizde bugüne kadar ondokuz yerde Gül Baba mezarının olduğu ileri sürülmüş ve bu yerler de Gül Baba’ya sahip çıkıldığı görülmüştür. Gül Baba Niğde’de de tarihe malolmuştur. Sultan IV. Murad’ın Gül Baba ile Güllüce köyünün olduğu yerde buluşması nedeniyle Gül Baba’nın ismi bu köye verilmiştir. Niğde’ye 9 km uzaklıktaki Güllüce Köyünde her yıl Mayıs ayı içinde Gül Baba şenlikleri yapılmaktadır.
Gül Baba’nın adını yaşatan yerler pek çoktur bu yerlerden biri de Malkara Belediyesi’dir. Malkara Belediyesi’nce bazı sokaklara Gül Baba Sokağı, Gül Baba Çıkmazı gibi isimler verilmiştir. Belediye Gül Baba Tesisleri adında bir de iş merkezi kurmuştur.
Niğde’nin Güllüce Köyündeki Güllüceli Gül Baba’nın dışında diğer yerleşim yerlerindeki Gül Baba’lar ise şunlardır: Merzifonlu Gül Baba, Sivaslı Gül Baba, Hayrabolulu Gül Baba, Malkaralı Gül Baba, Kırklarelili Gül Baba, Kofçazlı Gül Baba, Babaeskili Gül Baba, Edirneli Gül Baba, Ispartalı Gül Baba, Kilisli Gül Baba, İzmirli Gül Baba, Kayserili Gül Baba, Erzurumlu Gül Baba, Bursalı Gül Baba, Muğlalı Gül Baba, Çorumlu Gül Baba, İskilipli Gül Baba.
Gül Baba ile ilgili olarak yazar İsmail Tosun SARAL ilk araştırmayı yapan kişinin Fevziye Abdullah Tansel olduğunu belirtmektedir. Gül baba ile ilgili ilklerden biri de Gül Baba’nın Budin Fethi sırasında şehit düşmesinden dolayı Macaristan’da heykelinin yaptırılmasıdır. Şeyhülislâm Ebussuud Efendi'nin 2 Eylül 1541 tarihinde cenaze namazını kıldırdığı ve bu namazda Kanuni Sultan Süleyman'ın bulunduğu bilgileri de Evliya Çelebi'den alınmadır. Evliya Çelebi, elinde büyük bir kılıçla savaşlara katılan Gül Baba'ya bu lâkabın verilmesine, külahından daima bir gül taşımasının sebep olduğunu da belirtmiştir.1663'te Budin'i ziyaret eden Evliya Çelebi, seyahatnâmesinde şunları da yazmaktadır: "Gül Baba, bir çiçekli bahçe içinde, kurşun örtülü bir kubbede gömülüdür. Sandukası yeşil çuha ile örtülü olup mübarek başlarında Bektaşî tacı bulunur. Etrafı çeşitli Arap harfli Kur'an âyetleriyle süslüdür."
Elinizdeki bu çizgi roman Gazeteci Yazar Timuçin Mert’in benden Gül Baba ve IV.Murad’ı çizmemi istemesiyle ortayı çıkmış bulunmaktadır. Elimizden geldiğince Gül Baba ile ilgili bilgileri çizgilerle yansıtmaya çalıştık. Bundan sonra da Gül Baba ile ilgili olarak araştırma ve etkinlikler başta olmak üzere her türlü çalışmaların devam etmesi temenni ediyorum.
Osman AYTEKİN / Derinkuyu

KİTAP TEMİNİ İÇİN:
TEL: (0537) 464 78 24
osmanaytekin59@hotmail.com

Sevgi ve aşk üzerine düşünceler

Sevgi

Sözün başı sevgiden açılmalı. Sevgiden söylenmeli. Severek yaşamalı. Severek bakmalı. Şiarımız hep sevgiden olmalı. Sadi’nin söylediği bir söz vardır. Sadi der ki; “Doğrusunu ister misin, seni sevgiden ne alıkoyuyorsa asıl sevdiğin odur.”İnsana çok basit gibi gelen belki sıradan ama bir o kadar da anlamlı bir söz. Bu bakımdan sevgiler insana zarar da verebilir. Hırslarına sevgiyi hâkim kılmak, ihtiraslarına yenilmek gibi.

Olacak bu ya bazen farklı açılardan bakmayı arzu ederim.

Mesela öfkeli adamlar…

Olur, olmaz yerde öfkeleniverirler. Hırçınlıklarına gem vurmayı hiç düşünmezler. Sabretme gibi bir dertleri yoktur. Şimdi siz gelin de böyle insanlardan anlayış bekleyin. Bu kabil kişilere yaklaşmak mümkün mü?..

Ne demişti Sadi?

“Sevgiden ne alıkoyuyorsa asıl sevdiğin odur.”

Yani öfke, yani hiddet, yani bay asık surat!

Ve sevgi…

…………..

***

Sevgi

Sevdiklerimize karşı çoğu kez görevimizi yapamayız.

Bu gerçeği kabul edelim. Zira bazı şeyler bizi engeller. Bize mani olanlarla oyalanmak bir bakıma onu sevmektir. Üstatta bunu söylemiyor mu?

Kitap okumak, televizyon seyretmek gibi.. Televizyonda bir programı takip etmek isteyip de başka bir iş yapmak gibi.

Bir şeylere karşı sevgilerimiz bazen yer değiştirse de…

***

Aşta sevgi

Aşkı yaşayan bir insanın sevgisi de delicesine olabilir. Aşk bir kıvılcımla titreşimle başlar. İnsanı yakar. Titretir. Bazen de eritir. Aşta sevgiyi olgunluk içinde yaşamanın imkânsızlığı bu sebeple ortadadır.

Cengiz Aytmatov, “insan birini seviyorsa, bu sevginin gerçek boyutu ancak ayrılık sırasında anlaşılır” demektedir. Demek oluyor ki ayrılıklar sevgiyi daha da ateşliyor. Ancak bu sevgi aşk duygusunun önüne de geçebilir. Ayrılıkların sevgiyi olgunlaştırdığı düşünülmekle beraber bitirdiği de göz ardı edilmemelidir. Bir bakıma bu gibi durumlarda çıkara ya da karşılıklı sevgiden karşılıksız sevgiye geçiş de diyebiliriz.

***

Aşk

Aşk, her insanın farklı yaşlarda da olsa veya çok tattığı, yaşadığı bazen mutluluk bazen de kederler veren, yaşatan bir olgudur. Bazı insanlar bunu çok kuvvetli bir halde yaşarlar. Aşkın çıkmazı, saplantıları, hülyaları vardır. Goncaral (Oblomov) isimli romanında aşk üzerine sözlerden biri de şudur; “Aşka erdem körü körüne, bilinçsizce elde edilir ve işte mutluluk bu körü körünelik ve bilinçsizlik içinde yatar.”

Aşkı yaşayanlar aşkı belki de en güzel biçimde tanımlar. Goncaral’ın dediği gibi sözün kısası; “Aşk hayatın en zor okuludur.”

 

EDEBİYATIMIZIN MÜSTEARLARI


Osman Aytekin 

Müstear isimle yazmanın yazarlar için faydalı olduğu muhakkak. İstediğiniz gibi, rahat yazabilirsiniz. Perde gerisinde durur gibi dürbünle etrafı gözetlersiniz sanki. Gerçekte sizin kim olduğunuzu bilmezler.

Hedef alırsınız ama hedef olmazsınız… Bir bakıma sahte elektronik isimle yorum yazanlar gibi. Fakat yine de yazarlılığınızın müdrikinde değilseniz başınız ağrıdığında, perde açıldığında öne siz çıkarsınız.

Bir iki yazı dışında bu güne kadar müstear isimle yazılar yazmadım. Tanıyan beni böyle tanısın diye düşündüm. Ancak bir yazımdan dolayı da devlet memuru olarak soruşturma geçirdim. Aleni yazmanın bedelini hayatımda bir kez de olsa ödedim. Şimdiki yazarların başlarına eğer devlet memuru değiller ise böyle şeyler gelmez. Ama gazeteci meraklıdır, hırslıdır yerine göre saldırgandır: gün olur başı dertlerden kurtulmaz.

Gazeteciliği basın ahlakına göre yapmak gerekir. Yani gazeteler ve gazeteciler gazetelerinde yazdıklar o; “gazetemiz basın ahlak kurallarına uyar” gibi ifadeler bazı gazeteler için bir anlam ifade etmez.

Bazı yazarlar var ki müstear adları kendi adları kadar tanınmıştır. Mesela: Hekimoğlu İsmail(Ömer Okçu),Taha Kıvanç(Fehmi Koru),Abbas Yolcu(Atilla İlhan),Server Bedi(Peyami Sefa)

Müstear isimlerin çoğunun ciddi ve sağlam bir görüntü vermediği gibi gayri ciddi isimlerden oluştuğu da enteresandır. Bu durumu da yazarların müstear isimleri pek de fazla ciddiye almadıklarını düşünmek mümkündür Örnek mi istiyorsunuz! Buyurun bakalım:

Gerçek ismi: Adalet Cimcoz: müstear: Fitne Fücur, Ahmet Turan Alkan: Recai Güllaptan, Attila İlhan: Abbas YolcuG-Beteroğlu, Aziz Nesin:Bahri Filefil- Berdi Birdirbir-Fettane Şatifil-Kerami Pestenkerani- Kerim Kihkih-Ord.Prof- Paf-Puf, Dr.Daim Değer, Çetin Altan: Hadi Borazan- Hüseyin Zurna, Ercüment Ekrem: Talu Çekirge- Karga- Torik Nemci- Kertenkere, Faruk Nafiz Çamlıbel: Çamdeviren-İğne ile Kuyu Kazan, Hamdullah Suphi Tanrıöver: Toplu İğne, Hilmi Yavuz:İrfan Külyutmaz, Muhsin Ertuğrul: İp Çeken-Suflör, Peyami Safa:Çömez, Yusuf Ziya Ortaç:Akşamcı. Görüldüğü gibi yazarlar müstear isimlerde mizahi kelime ve kavramları kullanmışlardır.Diğer taraftan ciddi isimler, hem ciddi hem de mizahi isim kullanan yazarlarda vardır:Ali Sirmen:Samim Lütfi, Faruk Nafiz Çamlıbel:Akıllı Ozan, Halide Edip Adıvar:Halide Salih, Haldun Taner:Haldun Hasırcıoğlu, Kemal Tahir: Bedri Eser- Nurettin Demir- Kemal Tahir Tipi- Kemal Tahir Benerci, Melih Cevdet Anday: Gani Girgin-Zater, Murat Belge: Raif Özben, Muhsin Ertuğrul: Ertuğrul May- Nabi Zeki- Servet Moray, Nazım Hikmet Ran: İbrahim Sabri-Kartal- M.İhsan- Nazım Hikmet -Nazım Hikmet Borjensky- Nurettin Eşfak, Orhan Veli Kanık: Adil Hanlı-Mehmet Ali Sel, Rıfat Ilgaz: Mehmet Rıfat-Stepne- Remzi Işık,Samet Ağaoğlu: Samet Agayef, Tarık Dursun: M.Hasan Göksu- T.Kakınç, Vedat türkali: Hüsamettin Gönenli, Yahya Kemal Beyatlı: Ahmet Agah,Süleyman Sadi,S.S.,Ziya Gökalp: Bimar,Büyük Baba, Meclis-i İdare Vilayet Kitabesinden Ziya. Melih Cevdet Anday: Gani Girgin, Adalet Ağaoğlu: Parker Quinck, Reşat Nuri Güntekin:Ates Böceği- Agustos böcügi- Yıldız böcügi- Cemil Nimet- Hayreddin Rüstü-Mehmet Ferit- Sermet Ferit- Bu isimleri de yazar remiz olarak kullanmıştır:Çigdem-Fakir- Karakus- Saksagan- Yarasa,Nabi Avcı: Veysel Vedat, Niyazi Birinci :Yavuz Bahadıroğlu, Tarık Buğra: Süleyman Yücel,Ebubekir Eroğlu: Süha Kalaycı, Doğan Hızlansman Giritli, Mustafa İslamoğlu: Yusuf Kerimoğlu- Sami Hocaoğlu,Metin Kaçan: Jack Laban,Sezai Karakoç: Mehmet Leventoğlu-Zülküf Canyüce, Bahaettin Karakoç: Aşık Rahmani,Necip Fazıl Kısakürek: Ahmet Halil,Cemil Meriç: Cemil Şaman-Fırsat Yoksulu,Rasim Özdenören: A. Gaffar Taşkın,Nuri Pakdil: Ebubekir Sonumut,İskender Pala, Pertev Pala- İlhami Yalınkılıç, Cahit Zarifoğlu: Vedat Can, Hakan Albayrak:Ahmet Kafkas- Verner Hugo, Abdullah Aymaz: Safvet Senih,Mehmet Şevket Eygi: Ubeydullah Küçük,Ece Ayhan Ayhan Çağlar,Behçet Necatigil: Behçet Gönül,Özdemir Asaf: Halit Özdemir Arun,Salih Mirzabeyoğlu: İzzet Erdiş,Elif Şafak: Elif Bilgin

Nazım Hikmet'in’in sinema ile ilişkisi olduğu yıllarda Muhsin Ertuğrul adına yazdığı senaryolarda takma isimler kullandığı da biliniyor. Bu isimler Mümtaz Osman'la Ercüment Er'dir.

Yazarlar arasında kadın isme müptela olanlar da şu isimler: Attila İlhan:Nevin Yıldız, İsmail Hami Danişmend: Rabia Hatun, Peyami Safa: Şerazat.

Bu isimler arasında Aziz Nesin’in adının takma olduğunu biliyor musunuz.Bu yazarın asıl adı ise: Mehmet Nusret’tir.Bu ismin dışında adını beğenmeyen yazarlar; Alparslan

Türkeş: Hüseyin Feyzullah, Fethi Nac:İsmail Naci Kalpakçıoğlu, A.Kadir: Abdülkadir Meriçboylu, Cemal Süreya: Cemalettin Seber, Halikarnas Balıkçısı: Cevat Şakir Kabaağaçlı, Orhan Kemal: Mehmet Reşit Öğütçü, Tarık Dursun: K. Tarık Dursun Kakınç, Vedat Türkali: Abdülkadir Pirhasan, Yaşar Kemal: Kemal Sadık Göğçeli, Yahya Kemal Beyatlı: Mehmet Agah.

Edebiyatımızda bunca tanınmış yazarın müstear isim kullanmanın nedeni sinema sanatçıları gibi olmasa da bazılarının dayandığı bir neden vardır.Bu yazarlardan biri de Vala Nurettin’dir.Vâ-Nû (Müzehher-Vala Nurettin) hapishaneden yazdığı bir mektubunda şöyle belirtir: "... bana senaryo yazdırırlarken benden ne operet, ne melodram, ne kepaze sergüzeşt mevzuu değil, benden ciddi, realist, ağırbaşlı ve tek kelimeyle gerekirse altına imzamı koyabileceğim senaryo istemeleridir. Halbuki şimdiye kadar bana yazdırdıkları senaryoların hiçbirinin altına bir milyon verseler imzamı koymam ve hatta bunları yazdığımı bile inkara hazırım."Peyami Sefa’da çocuk hikayelerinde müstear adı kullanmasının nedeninin bu kitaplardan para kazanmış olmasıdır.

Atatürk’ün de müstear isim kullandığını biliyor muydunuz: Mustafa Kemal Atatürk, 1937’de, Hatay meselesi ile ilgili olarak, başında İsmet İnönü’nün bulunduğu hükümeti, bir makale yazarak eleştirir ve metni ‘Asım Us’ adıyla gazetede yayınlar.(1)

Tahsin Yıldırım,(2)8 yıl yaptığı araştırmalar sonucunda 20 bin müstear yazar ve sanatçı ismi tespit ettiğini belirtmiştir.Müstear isim kullanımı özellikle sinema oyuncularıyla sarkıcılarda daha yüksek olduğu biliniyor.Bunun en önemli nedeni de tanınmak için iyi bir isim kullanmak olarak özetlenebilir.

Reşat Nuri Güntekin’in Bilinmeyen Remiz ve Müstear isimleri isimli bir araştırma yapan Ars.Gör.Oguzhan KARABURGU(3)’nun Reşat Nuri Güntekin’le ilgili şu anekdotu ile yazımızı bitirelim:

“ Asagıda verdigimiz anekdotta Resat Nuri, kendisine yapılan gazetede yazı yazma teklifinde gerçek ismini kullanmaktan çekinir ve müstear isim kullanmak ister. Zaman gazetesinin basmuharriri olan Buldanlı Veli, Resat Nuri’nin babasının yakın dostlarından

biridir. Tepebası Tiyatrosu’nda Halit Ziya’nın adapte ettigi Fare isimli piyesi oynanırken Resat Nuri’nin piyes ve Darülbedayi hakkındaki düsüncelerini dinleyen Buldanlı Veli, sözlü olarak ifade ettigi düsüncelerini yazılı olarak Zaman gazetesine yazmayı teklif eder. Resat Nuri ve Buldanlı Veli arasındaki konusma söyledir: (…)

“- Sen bunları hemen yazıp bana getirmelisin, dedi.

Sasırır gibi oldum:

- *mzam ile mi? dedim.

- Elbette imzanla. . .

- Becerebilir miyim dersiniz?

Cevabı kelimesi kelimesine hatırımdadır:

- Agzınla söylediklerini bozmadan yazabilirsen olur.

- Bir nam-ı müstear kullansam!..

- Nam-ı müstearı adı olanlar kullanır. Simdilik kendi adından âlâ nam-ı müstear olmaz… Tutarsa

hakikî adın olur gider…” bkz. “*lk Gözagrılarım”, Argos, Aralık 1989, Nu: 16, s. 133.

Anlaşılan o ki bundan sonra da müstear isimler ortaya çıkacak ve takma ad kullanımı devam edecektir.

-----------------

1-Zaman Pazar Eki-11 Şubat 2007

2- Tahsin Yıldırım’la Söyleşi-Elif Çakır, http://www.edebistan.com, 1 Temmuz 2007

3- Oguzhan Karaburgu, “Resat Nuri Güntekin’in Bilinmeyen Remiz ve Müstear /simleri”, Türk Dili, S. 660, Aralık 2006, s. 525-535.

 

 

Şair, şiir ve okuyucu


Osman Aytekin

 

İstedim ki şiiri, şairi ve bununla birlikte sorunlarını, bundan doğan sevgilerini, okuyucularla paylaşımlarını dile getirelim. Böyle bir düşüncelerimiz tek bir nefesten, duygudan, düşünceden çıkamazdı. Çünkü bu düşünceler de şairce bir dertleşmenin izleri vardı. İşte Şair Nuray Alper ile sanal bir şiir faslının izdüşümleri…!

Güzel yazılan şiirler bana bazen haz bazen de hüzün veriyorlar onların keyfe keder mısraları şaire yeter. Bazen insan şiirin kendisidir ama kendi bunun farkında değildir

Ancak, önemli olan bunu iyi bir halde ifade edebilmesidir. Bunu iyi bir halde başarabilmesidir. Şiir yazarken o atmosferin içine girmelidir şair. Okuyucuya bunun etkileri sirayet edebilir.

Şiirde iki husus vardır birincisi şair ve şairin ne anlatmak istediği ikincisi de okur ve okurun ne anladığıdır. Ancak, şair de okurda çoğu zaman şiirde buluşamazlar.

Bir şiirden bir şeyler çıkarmak demek o şiiri hakiki manada anlamak demek değildir

Bazı şairler şiirde okuyucuyla iyi bir şiirin atmosferinde buluşabilmesi mümkündür çok okunmak da bir ilgidir ama her ilgiyi neye bağlamalıdır şair? Okur, belki de görmek istediğini görüyor, buluyor.

Şöyle bir soru geliveriyor akla: okur,şiirinin niteliğini mi  yoksa görmek istediğini mi görüyor?.  Okurlar, şiirin verdiği telkin ve mesajından dolayı bakmak istediği gibi bakıyorlar veya öyle görüyorlar. Şiir ile okur arasında düzeyli bir ilişki olabilmeli ve şiirdeki niteliği görmelidir. Eğer sanata ve sanatçıya değer verilecekse ve sanatın hazzına varılacaksa… Ancak, her okur her şiiri yeterince göremez. Şiirin ruhunu okuyamaz ama şekil olarak etkilenir hem de tam kalplerinin ortasından.

Şiirin başarısında okuyucunun da payı olduğu da bir gerçektir. Genelde okuyucu çevresi şiiri hep güzel görmek ister. Nitelikli veya niteliksiz yeter ki ruhuna hitap edebilsin. Fakat bu okuyucu kitlesi içinde çok lâtif insanlardan oluşuyor olması şair için de okuyucu için de sevinç verici bir durumdur.

Şiirin zor bir sanat olduğu düşünüldüğünde şair bir öncekilerin taklidi olmamalıdır.

Yeni bir şeyler ortaya koymalı ve orijinal eser ortaya çıkmalıdır. Farklı olan, özgün olan kimsenin görmediğini gören veya farklı bakan ve daima üreten sanatçılar başarılı olurlar.

Şairin hayata bakışı açısı, okudukları, yaşadıkları ve gördüklerinizi de etkiliyor. Şair yeni çığırlar açmalıdır zor olan şiirdir bu bakımdan çığır açma da zordur. Şairin çok yolu vardır nerede olursa olsun her insan yetersiz görür kendini. Şair yoruldukça dinlenecek dinlendikçe yorulacaktır.Sanat bunun arasındadır.Yorgunluk ve dinginlik.. Bazen yorgunken duygular dökülüverir bazen de insan kendini tam kaybetmeye ramak kaldığı bir anda sanat adına iyi eserler üretebilir. İşte şiiri bitirmiş olmanın tuhaf huzurunu hissedersiniz üzerinizde. Bazen çok zorlanıyor, yazamıyor olabilirsiniz. Kimi zaman da her şey arka arkaya geliyordur,şair böyledir işte!... Zorlukları yaşar.

Şiiri bitirdikten sonra ruhunuzun dinlendiğini huzuru bulduğunuzu duyuyorsanız o şiir yürümüştür artık… Zira sanat hiç bir halde eskimez. Şair isteyerek yapmalı yapacağını ama iyi bir halde.  Bunun için çok çaba harcamak gerekiyor, şiir çok emek ister, zaman ister, güç ister, yürek ister. Şair meydana getireceği eserinin doğum sancısını çekmelidir. Sanatın ruhunda yaşayan ve bunu özünde hisseden birinin kendini bunun dışına bırakması imkânsızdır. Eğer şairseniz bırakmak isteseniz de şiiriniz sizi unutmaz. Belki de bu yüzden bazen şiiri hiç tanımamış olmayı dilersiniz ama nafile. Zira şiir bulaşıcıdır. Şiirin pek çok noktasında minnettar kalırsınız. Eğer şiirinizin size lüks geldiğini düşünüyorsanız daha çok emek vermeniz gerekecektir. Buna göre şiir size değil siz şiire borçlu olmalısınız.

Tahayyül edemeyeceğiniz kadar çok tahayyül edebilmelisiniz ki üretebilesiniz daha daha iyilerini yenilerini güzellerini… Bu bakımdan şiir eğer sizi zorluyor ve yoruyorsa sizin işiniz hiç de kolay değil demektir. Anlaşılacağı üzere şiir değil şiirin dışındaki halkalar şairi yoruyor olabilir. Bu bakımdan şairsiniz ve şöyle bir şeyler diyebilirsiniz: “aşmam gereken bir ben var geride bırakmak istediğim, beni tutan, zorlayan, daraltan, yetersiz bırakan, öteleri görmek gayesi benimki…” Sonra da ümitsizliğe de kapılabilirsiniz ve şiirin sizi getirmek istediği noktaya getiremedi diyebilirsiniz. Ama şairseniz yüreğinizde hüzünler kadar ümitleri de taşımak zorundasınız.

Şair ve şiir…

Öteler ötesine geçiş mi, yoksa bütün bir hayat mı?

Netice olarak şiir insana bütün bir hayatın zor yanlarını sunar. Şiir yürüyüşü bitmez, varmak istediğiniz yere hemen varamazsınız. Bunun için zaman ister. Zaman da yeterli olmaz. En güzel nedir, en iyi nasıldır, sizce de öyle değil mi peki, en mükemmel nerededir? Mesele şiirin ötesine taşımak olmalıdır yüreğinizi…

    Şair, başarılı olmak için metnini en güzel şekilde yapıp, yetiştirmelidir sanki bir nazlı çiçek     

 gibi.  Şiiri anlamak kadar özünü kavramak için de çaba harcamalıdır,

Hayat ve şiir örtüşmelidir ama bu zordur, fakat insan hayatı şiir gibi yaşama azminde olabilmelidir. Ancak bunun için çok gayret etmelidir.

Şairin yüreğinde sevgi vardır. sevgiyle baktığınız için baktıklarınıza da ümitlerinizi yansıtabilirsiniz.Gerçekten öyle değil mi?..insan neye inanıyorsa ve neyi hayat felsefesi haline getirmişse çevresindekileri de o yönde etkiliyordur. Yüreği sevgi ışıltılarıyla dolu bir şair, bütün insanların yüzlerinde sevgi ışıltılarını görmek ister, tabiat da öyle değil mi? Güneş fazla ısıtırsa yanarız, rüzgâr şiddetli eserse evden çıkamayız. İyi bir günün insanı mutlu etmesi kadar güzel bir teneffüs var mı?!..

İnsanın yaratılışındaki özellik ve yaşadığı yerin özelliği insanı etkiler. Etrafımıza yüksek duvarlar örmüyorsak, insanların mutlu olmasını belki de kendi mutluluğundan çok arzu edebilendir. İnsanları sevmeli korumalı bakmalı değer vermelidir.

İşte şair bu manada da hayatın bakan yüzünde sevgi halesi içinde olabilmelidir. Her ne kadar eserlerine zaman zaman sevinçleri gösteremese de…

 

Türk romanı


Osman Aytekin

Türk romanı ile ilgili tartışmalar bitmiyor. Bu tartışmalar edebiyat dergileri ve gazete sütunlarına yansırken bir yandan da yeni yeni romanlar okuyucularla buluşuyor.

On yıl kadar geriye gittiğimizde Türk romanına bakacak olursak ortaya konan eserlerin başarılı olamayacağı görüşüne kapılmamız mümkündü. Böyle bir düşünceyi o zamanlarda eser yazan romancılarımız da inkâr etmiyorlardı. Romanımızın batı romanı ile boy ölçüşemeyeceği ifade ediliyor. Hatta daha da önemlisi “Türk romanı yoktur” gibi ciddi ifadelere de rastlıyorduk.

Gerçekten öyle mi?Yeni bir Türk romanı yok mu?...

Bundan on yıl kadar önceki düşünceleri sizlerle paylaşmaya çalışacağım…

O zamanlara gelirsek.. Türk romanının olup olmadığı yolundaki kanatları belirtmeden önce “Türk romanı neden başarılı olamıyor?” sorusuna yönelmemiz gerekir.

Efendim, Türk romanının başarısını Batı romanı ilişkilerine bağlıyan romancılar mevcuttur. Bunlara göre Türk romanı Batı romanının etkisinde gelişmeye çalışıyor. Fakat bir türlü ilerleyemiyor. Romanımızın problemleri üzerine bazı romancılarımızla ilişkilerimiz, iletişimlerimiz oldu. Prof. Dr.Durali Yılmaz’ın romanımız için: “19.yüzyıl Batı romanını yakalama şansımız yoktur” diyor. Bunu Afet Ilgaz’a sorduğumda olumsuz bir şekilde tepki gösterdi. Ilgaz, yaklaşık olarak şunları söylüyordu:”Bizim romanımızın Batı romanı ile ilişkisinin ne anlamı var. Biz kendi romanımızı yapmalıyız, yazmalıyız. Türk romanını ortaya koymalıyız. Bizim düşüncelerimiz, inançlarımız farklı…” gibi sözler ederek “bizim romanımız Batı romanı ile neden kıyaslanıyor?” diyordu. Ilgaz Hanım aslında doğru söylüyordu. Türk romanının başarısızlığını Batı romanına göre adapte ederek kıyaslamak doğru değildir.” Türk romanındaki yanlışlık bazı ediplerimizin de ifade ettiği gibi romancılarımızın kendi insanını tanımamaktan kaynaklanıyor. Kendi insanımızın inançlarını eserlerine yansıtabilen kaç romancı vardır? Şöyle de diyebiliriz:”Türk romancısını cemiyetimizle, hayatımızla ilgisi ne kadardır?  Türk insanını tanımada anlatmada samimiler mi?” Bugüne kadar fildişi kulelerden bakarak yoksulluk edebiyatı yaparak feodal yaşantılarıyla oturduğu yerden ahkâm keserek bir roman oluşturmaya çalıştılar. Böyle olunca da insanlarımızı yansıtan eserler ortaya koymadılar, koyamadılar.

Türk romanının batıdan etkilenmesinin yanı sıra kendi toplumunun tarihini yansıtmada yetersiz kalındı. Hâlbuki roman, yaşanılar tarihe de yer vermelidir. Geçmişle geleceğin eleştirisini de yapmalıdır. Hatta bazı romancılar romanın geçmiş romanların eleştirisini de içinde barındırmalıdır, diyor.

Türk romanın iyi zeminlerde olabilmesi için bu görüşlerimizin dışında başka problemleri de mevcuttur. Bunlardan bazıları: romancı için gerekli ortamın olup olmadığı, sanata duyulan ilginin yetersizliği, ideolojik yaklaşımlar, yayınevlerinin romancılara bakış açısı, romancıların basımevleri, kitapevleri ve okuyuculardan yeterli düzeyde destek görüp görememesi. Tüm bunlara bir de romancının ekonomik şartlarını ekleyiniz. Belki de Mustafa Miyasoğlu “Ahmet Mithat Efendi bizden çok daha bağımsız bir atmosferde roman yazmıştır.” diyerek yazarın olumsuz şartlarda roman yazdığı gerçeğine işaret etmiş olmalı.

Türk romanı bazı yazarlarımızın da dediği gibi taklitten öte gidememiştir. Fakat biz yine de o kadar karamsar değiliz. Zira Milli roman dediğimiz kendi insanını anlatan inançlarını, geleneklerini, tarihini, mekânlarını romana yansıtan romanlar da artık yazılıyor. Tüm bu düşüncelerden sonra şunu söyleyebiliriz: Türk romancısı artık kendi romanını yazmak mecburiyetindedir.

Günümüz Türk romanı içinse diyebileceğimiz belki de en önemli olgu roman metinlerinde insanımız ve toplumumuz derinlemesine dile getiriliyor olmasıdır. Bu bakımdan Türk romanına teknolojinin getirdiği yeniliklerin olumlu etkisini yeni anlam olarak açıklamak mümkündür. Romanda özgünlük ve çağdaşlık adına üretilen eserlerde duyarlılık görülmektedir. Ancak romanımızın dönüşüp yeni bir nitelik kazanmasıyla gerçekleşebilecek çağdaşlıkta kendi gelenekleri yerine kentsel dönüşüm ve dolayısıyla insanların düşüncelerinin sorgulamasının daha dikkat çekici olduğunu ifade edebiliriz.